Zekât, İslam’ın beş temel şartından biridir ve müminin malını arındıran, kalbini temizleyen, ümmeti birleştiren en önemli ibadetlerden biridir.
Zengin ile yoksul arasındaki dengeyi sağlayan zekât, sadece bir mali yükümlülük değil, Allah’a yaklaşmanın, kardeşliğin ve adaletin bir göstergesidir.
Muhabbet Birlik Vakfı olarak, bağışçılarımızdan gelen zekâtları büyük bir titizlikle ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyoruz.
Afrika’da, Asya’da, Gazze’de ve Türkiye’de, zekât bağışlarınızla binlerce aileye gıda, barınma, sağlık ve eğitim desteği sağlıyoruz.
Her yapılan zekât, bir yetimin tebessümü, bir ailenin duası, bir toplumun dirilişidir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
- “Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.”
(Zâriyât Suresi, 19)
Zekât vermek, maldan eksiltmez; aksine bereketlendirir.
Bir Müslüman, zekâtını verirken sadece malını değil, kalbini de temizler.
Zekât, paylaşmanın en yüce şeklidir; çünkü bu ibadet, sadece bir mal aktarımı değil, merhametin ve adaletin paylaştırılmasıdır.
Sen de zekâtını Muhabbet Birlik Vakfı aracılığıyla güvenle ihtiyaç sahiplerine ulaştırabilir, malını bereketlendirebilir, kardeşlik bağını güçlendirebilirsin.
Evet, zekât vaktinden önce verilmesi caizdir.
Fakat bu durumda, zekât vermekle yükümlü kişinin elinde nisap miktarı mala sahip olması ve o malın üzerinden bir hicrî yılın geçmesinin muhtemel olması gerekir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bazı sahabilerin zekâtlarını vaktinden önce vermelerine izin vermiştir.
Dolayısıyla ihtiyaç sahiplerinin durumu acilse veya yardımın gecikmesi zarara yol açacaksa, zekât erken verilebilir.
Ancak zamanı geldiğinde, verilen miktarın gerçekten zekât borcunu karşıladığından emin olmak gerekir.
Zekâtın aslı, bir defada verilmesi esasına dayanır. Çünkü zekât, belirli bir zaman diliminde ihtiyaç sahibine ulaştırılması gereken bir ibadettir.
Ancak bazı durumlarda, kişinin maddi imkânı elvermediğinde veya ihtiyaç sahibine kademeli şekilde ulaştırmak daha faydalı olacaksa, zekât taksitli olarak verilebilir.
Bu durumda, zekâtın toplam miktarı belirlenmeli ve taksitler halinde mümkün olan en kısa sürede tamamlanmalıdır.
Zekâtı geciktirmek doğru değildir; bu nedenle taksitlendirme, geciktirme değil kolaylaştırma amacıyla yapılmalıdır.
Zekâtın verilmesi için belirli bir hicrî yıl dönümü esastır.
Bir Müslüman, nisap miktarı mala sahip olduktan sonra üzerinden bir hicrî yıl geçtiğinde zekât vermekle yükümlü olur.
Yani zekâtın belirli bir “ay”ı yoktur; kişinin malının üzerinden bir yıl geçmesiyle birlikte zamanı gelmiş olur.
Bununla birlikte, birçok Müslüman Ramazan ayında zekâtını vermeyi tercih eder. Çünkü Ramazan, rahmetin ve bereketin en yoğun olduğu aydır ve yapılan hayırların sevabı kat kat artar.
Ancak dinen, zekâtın Ramazan’la sınırlı olmadığını; yılın her döneminde verilebileceğini unutmamak gerekir.
Evet, ticaret malının zekâtı kendi cinsinden ödenebilir.
Bir kişi elindeki malları zekât olarak aynı türden vermek isterse bu caizdir.
Örneğin, giyim ticareti yapan biri zekâtını elbisesinden; gıda ticareti yapan biri ise erzak veya ürünlerinden verebilir.
Ancak bazı durumlarda, mal yerine nakit olarak zekât vermek ihtiyaç sahipleri açısından daha faydalı olabilir.
Bu nedenle İslâm âlimleri, şartlara ve ihtiyaç durumuna göre en yararlı olan yöntemin tercih edilmesini tavsiye etmiştir.
Ticaret malının zekâtı, kişinin sahip olduğu ticari malların piyasa değeri üzerinden hesaplanır.
Zekât hesabı yapılırken;
Satılmak üzere elde bulunan tüm mallar,
Alacaklar (tahsil edilebilir olanlar),
Nakit para ve banka bakiyeleri hesaba katılır.
Bunlardan, kişinin borçları ve giderleri düşülür. Geriye kalan tutar, nisap miktarını (80,18 gram altın değeri) aşıyorsa zekât vermek farz olur.
Ticaret mallarının zekât oranı, diğer mallarda olduğu gibi %2,5 (kırkta bir)’dir.
Bu hesaplama her yıl bir kez yapılmalı ve zekât, o yılki piyasa değerine göre verilmelidir.
Alacakların zekâtı, alacağın tahsil edilebilir olup olmamasına göre değerlendirilir.
Eğer alacak güvendedir — yani borçlu inkâr etmiyor, ödeme gücü yerinde ve parayı ödemesi bekleniyorsa — bu durumda bu alacak zekâta tabidir.
Bu tür alacakların zekâtı, tahsil edilmemiş olsa bile her yıl diğer mallarla birlikte hesaplanarak verilir.
Ancak alacak şüpheli veya tahsili zor durumdaysa (örneğin borçlu inkâr ediyor ya da ödeme gücü yoksa), bu alacak için zekât verilmez.
Fakat alacak ileride tahsil edildiğinde, geçmiş yıllara ait zekâtı da hesaplanarak verilmelidir.
Bu hüküm, hem adaleti hem de borçlunun durumuna göre vicdanî dengeyi gözetir.
Evet, arazî mahsullerinden zekât verilmesi gerekir.
Kur’an-ı Kerim’de, “Ürün verdiği gün, ürününden hakkını verin.” (En‘âm, 141) buyrularak, topraktan elde edilen nimetlerin zekâtı emredilmiştir.
Topraktan elde edilen bu zekâta “öşür” denir.
Eğer mahsul doğal yollarla (yağmur, nehir, kaynak suyu) sulanıyorsa, onda bir (%10) oranında;
emek veya masrafla sulanıyorsa (örneğin motor, su pompası gibi araçlarla) yirmide bir (%5) oranında zekât verilir.
Bu zekât, buğday, arpa, pirinç, mısır, hurma, zeytin gibi temel gıda ürünlerinden alınır ve ürünün hasat zamanı geldiğinde verilir.
Odun, kamış (şeker kamışı hariç) ve ottan başka topraktan elde edilen her türlü mahsulün, nisap ölçüsüne erişmesi hâlinde (takribî 650 kilogram.) zekâtının verilmesi gerekir. Yüce Allah; “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan infak edin...” “Bakara, 2/267”;
“Çardaklı ve çardaksız üzüm bahçeleri, mahsulleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri, birbirine benzer ve benzemez şekilde zeytin ve narları yaratan O’dur. Her biri meyve verdiği zaman meyvesinden yiyin. Devrilip toplandığı gün de hakkını (zekât ve sadakasını) verin, fakat israf etmeyin; zira Allah israf edenleri sevmez.” “En’am, 8/141” emretmektedir.
Hz. Peygamber de, “Yağmur ve nehir sularıyla sulanan toprak mahsullerinde onda bir; kova (el emeği) ile sulananlarda ise yirmide bir vardır.” buyurmuştur. “Buhârî, Zekât, 55.” Hadiste de belirtildiği gibi, mahsulün zekâtının verilmesinde toprağın işlenmesi ve su kullanımı esas olarak alınmaktadır. Buna göre toprak emek sarf edilmeden yağmur, nehir, dere, ırmak ve bunların kanallarıyla sulanıyorsa, çıkan mahsulün 1/10’i; kova, dolap gibi emekle veya suyun ücretle alınması, motorla sulama gibi gider gerektiren bir yolla sulanıyorsa 1/20’i zekât olarak verilir.
Asıl olan, hayvanların zekâtının bizzat kendilerinden verilmesidir.
Ancak günümüzde çoğu durumda ihtiyaç sahipleri için parasal değerinin verilmesi daha faydalı olabileceğinden, âlimlerin çoğu bu yöntemi caiz görmüştür.
Yani, zekât verilecek hayvanın piyasa değeri belirlenip, bu bedel nakit olarak ihtiyaç sahibine verilebilir.
Böylece hem zekât yükümlülüğü yerine getirilmiş olur hem de yardım, muhtaç için daha yararlı bir şekilde değerlendirilir.
Kadınların kullandığı altın ve gümüş ziynet eşyaları, İslâm âlimleri arasında farklı yorumlara konu olmuştur.
Ancak çoğunluk görüşe göre, ziynet eşyası nisap miktarını (80,18 gram altın) aşıyorsa ve süs amacıyla da olsa zekâta tabidir.
Yani kişi, sürekli kullandığı altın takılarına dahi sahip olsa, bunların toplam değeri nisap miktarını geçiyorsa her yıl %2,5 oranında zekât vermesi gerekir.
Bazı âlimler, yalnızca süs niyetiyle kullanılan ziynete zekât gerekmediğini söylemiştir; fakat ihtiyata uygun olan, zekâtını vermektir.
Çünkü bu, hem malı bereketlendirir hem de Allah rızası için yapılan bir paylaşım vesilesi olur.
Şirket ortaklarının zekâtı, şirketteki paylarına göre hesaplanır.
Yani her ortak, şirkette sahip olduğu sermaye oranına denk gelen mal ve kazanç üzerinden zekât vermekle yükümlüdür.
Zekât hesabı yapılırken;
Şirketin nakit varlığı,
Ticari malları,
Alacakları (tahsil edilebilir olanlar)
hesaba katılır;
borçlar ise bu toplamdan düşülür.
Geriye kalan net tutar, nisap miktarını (80,18 gram altın değeri) aşıyorsa, ortaklar kendi paylarına düşen kısım üzerinden %2,5 oranında (kırkta bir) zekât verirler.
Şirket adına toplu zekât verilmesi yerine, her ortağın kendi payı oranında bireysel zekâtını vermesi daha uygun ve sünnete uygundur.
Zekât ve fitre, Kur’an-ı Kerim’de (Tevbe Suresi, 60. Ayet) belirtilen sekiz sınıf insana verilebilir. Bunlar:
Fakirler: Temel ihtiyaçlarını karşılayamayan kişiler.
Miskinler: Hiçbir geliri olmayan, muhtaç durumda olanlar.
Zekât toplayan görevliler: Zekât hizmetinde çalışan kişiler.
Kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenenler: Yeni Müslüman olmuş veya İslam’a yakınlaştırılmak istenen kimseler.
Esirler: Hürriyetine kavuşması için yardıma ihtiyaç duyanlar.
Borçlular: Helal bir amaçla borçlanmış ve ödemekte zorlanan kişiler.
Allah yolunda olanlar: Dini tebliğ, eğitim, insani yardım gibi hizmetlerde bulunan kimseler.
Yolda kalmışlar (garipler): Yolculuk esnasında parasız kalmış, memleketine dönemeyen kimseler.
Zekât ve fitre, bu grupların dışındaki kimselere verilmez.
Anne, baba, eş ve çocuklara zekât verilmesi caiz değildir; ancak diğer akrabalardan muhtaç olanlara verilmesi sevap bakımından daha faziletli kabul edilir.
Zekât, belirli ihtiyaç sahiplerine verilmesi gereken bir ibadettir; bu nedenle bazı kimselere zekât verilmez.
Anne, baba, dede, nine – kişinin bakmakla yükümlü olduğu üst soyu.
Oğul, kız, torun – kişinin alt soyu.
Eş (karı-koca) – birbirlerine zekât veremezler.
Zenginler – temel ihtiyaçlarının üzerinde mala sahip olan kimseler.
Gayrimüslimler – zekât yalnızca Müslümanlara verilir.
Zekât toplayan kişiye karşılık olarak görev yapanlar (ücretli memur değilse) – kendi hakkı yoktur.
Köle veya tamamen başkasının himayesinde olanlar – mal sahibi olmadıkları için.
Ancak muhtaç durumda olan kardeş, amca, hala, teyze, yeğen gibi akrabalara zekât verilmesi hem caiz hem de daha faziletli kabul edilir.
Evet, zekât ve fitre hayır kurumlarına verilebilir.
Ancak bu kurumların, zekâtı dinin belirlediği sınıflara uygun şekilde dağıtması gerekir.
Yani vakıf veya dernek, zekât fonlarını gerçekten ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyor, aracı rolüyle hizmet ediyorsa zekât ve fitre bağışları buraya verilebilir.
Bu durumda kişi, ibadetini yerine getirmiş olur; sevabı ise hem verenin hem de ulaştıran kurumun niyetine göre artar.
Muhabbet Birlik Vakfı da zekât ve fitre bağışlarını, İslâm’ın belirlediği ölçüler doğrultusunda ihtiyaç sahiplerine ulaştırmakta; her aşamada şeffaflık ve emanet bilinciyle hareket etmektedir.
Zekât, kişinin gelir durumuna göre değil, muhtaçlık hâline göre verilir.
Bu nedenle, bir kimse ücretli (maaşlı) olarak çalışıyor olsa bile, eğer kazancı temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyor ve nisap miktarı mala sahip değilse, ona zekât verilebilir.
Ancak gelir düzeyi yeterli olan, geçimini rahatça sağlayan kişilere zekât verilmesi caiz değildir.
Burada ölçü, maaşlı olup olmamak değil; geçim sıkıntısı içinde bulunup bulunmamaktır.
Hayır, vergi zekât yerine geçmez.
Çünkü zekât, Allah rızası için niyet edilerek yapılan bir ibadettir; vergi ise devletin koyduğu bir yükümlülüktür.
Zekât, yalnızca Kur’an’da belirtilen sekiz sınıfa verilir ve ibadet niyetiyle yapılır.
Vergi ise devlet hizmetlerinin finansmanı içindir ve niyet unsuru taşımaz.
Dolayısıyla bir Müslüman, vergisini ödemekle topluma karşı sorumluluğunu yerine getirir;
ancak zekâtını vermekle Allah’a karşı ibadet borcunu ifa etmiş olur.
Evet, zekât havale yoluyla ödenebilir.
Günümüzde banka havalesi, EFT veya online ödeme sistemleri aracılığıyla zekât göndermek caizdir.Çünkü önemli olan, zekâtın hak sahibine ulaşması ve verilirken zekât niyetiyle gönderilmesidir.
Ancak gönderilen kurum veya kişinin, zekâtı dinin belirlediği usullere uygun olarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığından emin olunmalıdır.